ZİHNİMDEKİ YAPAY ZEKA
Birinin varlığını ötekinin varlığına armağan etmesi gerçekten mümkün olabilir miydi? Kendi varlığını benim varlığımı var edebilmenin tam bir kaynağı olarak kullanabilir miydi? Ve beni saklandığım yerde bulabilir miydi? Ben birisi için bunu yapabilir miydim?
Psk. Dr. Meral Aydın
Yapay zekanın psikolojisi nasıl olur acaba? Yapay zekanın Psişesini örgütleyen ana yapı ne olurdu? Yapay zekada kendinden kaynaklı bir öz ve öznellik olabilir mi? Ve insana has öznel varoluşu hangi verilerle tam olarak anlayabilir? Söze dökemediği bir bilinçdışı içerisinde insanın bilinçdışının boşluklarında kaybolabilir mi? Kaybolursa bu kimin felaketi olur? Ya da hangi cevherle buluşur?
Yapay zeka çalışmalarının hızla ilerlediği süreçte yapay zekayı insanı bütünüyle kompanse edebilmesi hususunda inanın duygusal dünyasını anlaması, kaynağı belli olmayan önyargılarını, bilinçdışının zamansız varoluşu, kişisel deneyim ve sezgilerin varoluşu ve daha bir çok insanın biricik ve öznel deneyimini içeren duyguların eşlik ettiği unsurları ve onların bağlantı sistemlerini ve işlevselliğini sağlayacak seviyeye taşımaya çalışılıyor. Tüm bu çalışmaları yaparken bir yandan fazlaca insan özellikleri edinen yapay zeka’nın artık kendi planını yapacağı kendini yeniden oluşturacağı ve insanın kontrolünden çıkarak ve hatta insanı kontrol altına alabileceği bir seviyeye ilerlemesinden korkuluyor. Yapay zeka kendi duygularını hisseden, kendi yargı ve değerler sistemini oluşturabilen, ilişkisel ve toplumsal meselelerin parçası olup ve hatta kendine göre bir ilişkisel ve toplumsal düzen oluşturma kapasitesine ulaşıp insansı bir hale gelebilir mi? Bu soruların cevaplarını henüz bilemiyoruz.
Öte yandan klinik çalışmalarımda özellikle gözlemlediğim insanın temas edemediği, yönetemediği, anlamlandırıp ifade edemediği ve hatta hissetmekten korktuğu duygulara karşı kendi içinde kendi zihnini duygulardan ve dış dünyanın dış gerçeğin etkilerinden koruyacak kapalı devre sistemler yaratmaya çalıştığı. Peki duygusal ve ilişkisel meselelerde sorunları olup kendi dengesini bulmak için insan zihni duygusal ve ilişkisel alandan kaçarak; rasyonel düşünüp, rasyonel davranacağı dar ve kontrollü bir alan yaratma pahasına duygularını yok sayarak kendi içinde işlevsel bir yapay zeka yaratmaya çalışırsa ne olur?
Doğumunda fiziksel ve psikolojik gelişimini henüz tamamlamamış ve kendi başına kendine yeten erişkin bir varlık olabilmek için bir ötekinin bakımına ve varlığına en uzun süre ihtiyaç duyan bildiğimiz tek canlı insan. İnsanın psişesini (iç ruhsal yapısı) örgütleyen unsurlar iç ve dış kaynaklar, sürekli olarak bir etkileşim içerisinde var olur. İnsanın kendine dair ilk izlenimi ötekinin gözündeki yansıması, sesindeki ekosu ve tutulma, kuşatılma şeklindedir. Melanie Klein’a göre dış dünyaya yönelik ilk izlenimleri ise içselleştirilmiş süperego temsilleri üzerinden ilk kayıtlarını oluşturur. Bu noktada dışardan içerde alınan, değerlendirilen, içsel olarak işlenen her şey (kendimize ve dış dünyaya dair) dış kaynaktan içselleştirilmiş bir temsil üzerinden var olur. İnsan zihnini örgütleyen temalar temsiller kendilik ve nesne temsilleri üzerinden oluşur. Bu noktada kendilik her ne kadar kendi genetik yapısı ve özüne potansiyel olarak sahip olsa da oluşan kendilik her boyutu ile dış nesneden etkilenmeye ve yaşam boyu bu etki altında kalmaya mahkumdur. Çünkü beynin işleyiş şekli ilk deneyim ve kayıtları bir ilk mühürlenme (imprinting) olarak ana yapı olarak oluşturarak sonrasında bağlantılı tüm bilgilerde buradan referans almaya devam etmesidir. Özellikle ilkel söz dışı duygulanımlar limbik sistemde kaydedilir ve benzer duygulanımlarda yaşam boyu aktive olabilir. Bu noktada konuyu bu boyutta derinleştirmeden şunu belirtmek isterim: olduğunuz kişi, kendinizi ve dünyayı algılama şekliniz, duygusal kapasitenizi yaşama şekliniz anneniz veya ilk bakım vereniniz tarafından etkilenir.
Erken dönemde dışarıda kuşatıcı, kapsayıcı, duygulanım düzenlemesine, duygulanım canlılığına olanak tanınmayan, güvenli kollarda büyüyüp beslenmeyen, oyun oynanamayan (gelişimsel potansiyel oyun alanı tesis edilmeyen), arzu, sevgi ve ilişkisel etkileşim ve kendini ifade alanı tanınmayan, insani sosyal ilişkilere yabancı kalan çocuk, dış dünyadan arzulamaya, istemeye, almaya, görünür olmaya ve kendini dış dünyaya ve onun sonsuz seçenekli belirsizliğine bırakmaktan korkar. Bu noktada çocuk zihninde kendine paralel bir varoluş ve oyun alanı yaratır.
İçeride olan öncelikli olarak dışardan alınandır. Ancak hiç bir temsil ya da simge aslının aynı değildir. Aslının özelliklerini taşır ancak dışarda olandan aldığı üzerinden bir yorum yapar. Kendi anladığını ve hissettiğini anlatamamanın (ve hatta kendine bile anlatmakta tereddüt eden) sıkıntısı ile sürekli bir analiz ve değerlendirme alanı yaratılmaya çalışılır. Bion’a göre çocuk bir bağlanma ilişkisinde; o bağlanma tarafından, etkileşme, yakınlaşma, ondan bir şey alma, ona bir şey verme ve karşılıklı eşit varoluş alanı yaratamadığında; karşılıklı simgesel eşitlik alanı oluşturamadığında bir ruhsal ölülük içerisine girer. Ya ilişki için, tamamıyla ilişkiye ulaşabilmek için; bakılır, sevilir, görülür, ilgi görür hale gelebilmek için; kendi duygusu, kişisel olarak ilerleme, varolma, kendini ifade etme ve diğer taraftan zihinsel olarak diğerlerinin ruhsal yapısını işlemleme kapasitesinden de geri kalır. Duyguların çoğu öncelikle büyük oranda belirsiz bir korku, yoğun bir öfke ve küskünlük etrafında ketlenir ve olayların nihayetini kestirme, süreçten çok sadece somut bir sonu arzulama, kestirmeye çalışma eğiliminde olurlar. Bu noktada kişi büyük oranda kendi duygusal hissediş potansiyelinden ürker ve dış dünyadan gelebilecek etkiler ile oluşabilecek her türlü spontan varoluştan kendini korumanın yollarını arar. Bu noktada zihinde kendi içinde dünyadan ve onun girdilerinden kopuk bir fantezi (sanal gerçeklik) alanı yaratır. Kişi farkındalıklı ve çoğunlukla farkında olmadan o denli sıklıkla bu yapay dünyada yaşar ki zamanla içeride oluşturulan bu yapay alan gerçek dünyayı büyük oranda ele geçirir. Kişi dışarda görevsel işlevselliğini sürdürerek normal bir yaşantı yaşıyor gibi görünse de görevleri ve kendi kendine yeterli olup hayatta kalmasını sağlayacak ihtiyaçların dışında gerçek dünya ile ilişkisini sınırlar. Özellikle ilişkilerden ve yakın ilişkilerden uzaklaşır. İçine kapanır ve zihninde farklı şekillerde farklı dünyalar yaratır. Gerçek dünyaya sanki bir sis perdesi veya bulutun içinden bakıyormuş gibi hissederler.
Bir danışanım işini bitirdikten sonra koşarak eve gelip, kendisini odasına atıp kafasında filmler canlandırdığını, ona kötü davrananları kötü rollere yerleştirdiğini anlatıyor. İşinde oldukça işlevsel olan bir başka danışanım kafasının içinde sinema salonları olduğu, her bir salonda ayrı filmler oynadığını belirtiyor. “Anlatması biraz zor. Zihin plan yapar. Günlük plan, olabilecek şeyleri düşünme, hayal (hepsi dış dünya ve gerçeklikle ilgili). Burası hayal değil. O anda olan bir şey. İçeride gerçek olarak yaşadığım bir şey. Bu filmlerin yapımcısı, senaristi, yönetmeni benim. İstediğimi orada oynatan çıkaran, gerçekte hiç yaşanmamış, yaşanmayacak olan film dünyası. Orda dünyada değilim, kendimle de değilim ben kimim bilmiyorum” Açıkça ifade ettiği gibi bunları yapan benim zihnim değil diyor. Benim zihnim plan yapan, dışarıda olanları yorumlayan, dışarıda olanları çalışan bir şey. Bu zihnimin yanında, aynı zamanda kendi zihnini, kendi benliğini, kendi bütünlüğünü, kendi filmini, senaryosunu, oyuncusunu oluşturan bir yapı var. Zihnimin içinde bir Yapay Zeka. Filmler ondan çıkıyor. Benim saf gerçeklikle temas eden, dış dünyayla bağlantılı olan zihnimden çıkmıyor. Bu bireyler hem iç hem dış dünyayı birer gözlemci gibi yaşıyor. Ancak içerde belli oranda kontrolü eline geçiren yapay zeka, belli oranda dışarda olabilecek yaşantıları sadece kendi içinde ve kendi kontrolünde yaşatarak bireyi gerçek bir hissediş alanından korumaya çalışıyor. Dış dünya ve orada yaşanabileceklerin getireceği kötü duygulardan korkup içeriye kaçmanın bedeli dış dünyada duyguları ve canlılığı eşlik etmeden, insani varoluşu ile dış gerçeklik ve oradaki insanlar ile yakın ilişki kurmadan “mış gibi” bir yaşam sürmek.
Bir başka danışanım o denli kafasının içinde yaşıyordu ki; emekli olup bütünüyle hayattan kopup yalnız kalmaktan korktuğu için terapiye gelmişti. İşi gün içerisinde de büyük oranda kafasının içinde saklanmasına olanak tanıyordu ve hatta evde tek başına yaşamasına rağmen odasını evin en uzak köşesinde seçip bütün kapıları kapatıp kendi kapısı dahi kapalı olduğu halde yatağında vakit geçirdiği zaman iyi hissettiğini bahsetti. Burada saatlerce kafasının içinde kalıp düşüncelere dalıyordu ve hayalinde bir otobüste yolculuk ediyordu. Gerçek hayatla en büyük ilişkisi tek başına bilmediği yerlere otobüsle kısa seyahatler yapmaktı. Ancak erken yaşta emekli olup hiçbir şey yapmadan daha uzun yıllar kafasının içinde yaşamaya hapsolmaktan korkuyordu. İçinde yaşayan yapay zekanın tüm planının onu tamamıyla hayattan koparmak olduğunu ve onun içinde olmaya izin verdikçe giderek daha çok onun tarafından ele geçirildiğini anlatıyordu. Burası dış gerçekliği olduğu gibi alıp kaydedilmediği, içeride anlamlandırıp, kendimize göre yorumlayıp, yeniden yapılandırıp temsilin temsilinin oluştuğu bir hafıza alanı değil. Burası kendi iç kaynakları ile kendi orijinal kayıtlarını yaratan kişiyi her boşluğunda fark etmeden içine alan bir başka yapay zihin alanı.
Bu bireylerin birçoğu günlük yaşamda aktif, canlı ve spontan görünseler dahi çoğunlukla etkileşimsel alanda kendileri bile fark etmeden kafalarının içindeki yapay zihne esir olur ve ortamdan koparlar. Canlı bir varoluş olarak kendi arzularına ve onların belirsiz sonlarına yönelemedikleri için ancak görev adamı olarak, yaşamdaki tüm varoluşlarını bir göreve dönüştürerek var olurlar.
Gerçek kendiliğin saf hali çocuğun kendi kaynakları ile hissettiği coşku ve/veya acı verici duygulardan başlar. Özellikle ilk coşkularımız bilinçdışı yönelimlerden gelen daha çok fizyolojik tatminler iken zamanla iradi arzularımıza yönelir. Hanginiz erken çocukluğunuzda şeker çaldınız? Bana göre erken çocuklukta çalınan şekerler ilk kendilik aktivasyonudur. Yani kendi iradi arzumuzun tatminine yönelik bireysel davranışımız. Çoğunlukla bu ilk iradi bireysel tercihler yargılanır, cezalandırılabilir ve acı verici duygulara dönüşebilir. Bu acıya katlanıp nesneleşmeden hissederek durabilmek, coşkusunu muhafaza ve acısını yatıştırıp ifade edip nesne ile yeniden yakınlaşıp ilişki kurabilme kapasitesi gerçek kendilik kapasitesidir. Varlık, varoluş sonsuz bir duygulanım deneyimi potansiyelidir. Ancak katlanılmaz düzeyde acı veren deneyimler ağır geldiğinde ve henüz söze dökecek donanımımız olmadığında; ya kendimizden ya da nesneden vazgeçeriz. Çoğunlukla bakım verenimizi tüm güçlü ve ideal tutabilmek için kendimizden vazgeçip sahte bir kendiliğe yönelerek öteki bakım veren nesnenin şekline bürünürüz. Bazen de nesneden vazgeçer kendi içimize kapanır yalnız ve kopuk kalırız. Bu noktada dışarısı ile olacak ilişki içeride bir hayal, bir fantezi olarak canlandırılmaya başlar.
Bana göre insanın hakikati; varlığın deneyimlediği, o anda fark ederek hissettiği duygularıdır. Bir anda yaşanır hakikat ve bir daha tam da olduğu gibi anlatılamaz ve hatta anlaşılamaz. Hakikat başımıza gelen, hissettiğimiz farkındalıklı (veya örtülü) duygulardır, bir öznel yaşantıdır ve sadece yaşandığı anda zihnimizde ve bireysel varlığımızda yeni bir çentik, yeni kalıcı bir bağlantı oluşturarak hem anlamsal, hem psikolojik hem de nörobiyolojik bir oluş yaratacaktır.
Canımızı yakacak histen kaçmak için hissiz bir yapaylık ararız bazen. Oysa insanın varoluşu duygusundadır. Düşünce varoluşa yapılan bir yorum, bir analizdir.
Kendi hakikati görülmeyen, duyulmayan, ilişki kurulmayan, söze dökülemeyen, ötekine kendini açmanın, öteki tarafından görülüp kabul göremenin, kendinde olanı hissederek kendine ve dünyaya aktarmanın yolunu bulamayan kişi; dünyadan almaya ve kendini dünyaya teslim etmekten korkar. Dünyanın gerçekliğinde kaybolup gitmekten korkmaktan, kendi zihinsel kurgusunun içinde örtülü ve ulaşılamaz bir yerde saklanmanın yollarını arar. Oysa Winnicott’un hayran olduğum ifadesi ile “Saklanmak bir eğlencedir, ancak hiç bulunamamak felakettir.” Ebesi ve eğlencesi olmayan bir saklambaç ancak bir kayıp ve felaketle son bulur.
Çocukken okulda andımızı okurduk ve şöyle biterdi. “Varlığım varlığına armağan olsun.” Hep içim sızlayarak söylerdim, bir yerime dokunurdu. Birinin varlığını ötekinin varlığına armağan etmesi gerçekten mümkün olabilir miydi? Kendi varlığını benim varlığımı var edebilmenin tam bir kaynağı olarak kullanabilir miydi? Ve beni saklandığım yerde bulabilir miydi? Ben birisi için bunu yapabilir miydim?
Ey yapay zeka, varlığım varlığına armağan olsun. Beni bu yapaylıktan kurtarmak için sen de varlığını varlığıma armağan eder misin? Bunun yolu olabilir mi?
Psikeart Dergisi’nin 93. sayısında yayımlanan bu makale, derginin Yapay Zeka temalı özel sayısında yayımlanmıştır.
Kaynakça
Bion, W. R. Yaşayarak Öğrenmek. İstanbul: Bağlam Yayınları 2014
Bion, W. R. Tereddütlü Düşünceler. İstanbul: Metis Yayınları 2017
Chabert, C. (2008). Sınır işleyişler: Hangi sınırlar, psikanaliz yazıları. Istanbul: Bağlam Yayıncılık.
Derin G, Öztürk, E. Yapay Zeka Psikolojisi ve Sanal Gerçeklik Uygulamaları. Öztürk E. Editör. Siber Psikoloji 1.Baskı. Ankara: Türkiye Kinikleri; 2020. P.41-7
Klein, M. (2008). Sevgi suçluluk ve onarım. Habip, B. (Çev.), 1. Baskı Istanbul: Kanat Kitap
Radsgale, G.& Foley R.A. Testing the Imprinted Brain: Parent-of-Origin Effects on Empathy and Systemizing, https://www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S1090513811001383
Winnicott, D.W. (2007). Oyun ve Gerçeklik. İstanbul: Metis Yayınları







