Meral AYDIN
Dr. Psk. Meral Aydın
AŞK GELİNCE YAPACAK BİR ŞEY YOK
Psk. Dr. Meral Aydın
Aşk bir acze düşme kapasitesidir. Aşk, kendinde eksik olanı talep etmektir. İnsanın aşka düşmekten başka çaresi yoktur. Aşk istediğin gibi sevilme arzusuna çare aramanın çaresizliğidir.
Aşkı yıllarca arzu eder, yaşar, aşktan kaçar, aşk acısı çeker, filmini çeker, okur, yazar dururuz. Her an yaşamasak da yaşamımızda her an varlığını görüp konuşup hissedip var ederiz farklı şekillerde. Aşkın tanımı kişilere göre değişebilir görecelidir ve herkes farklı şekilde kendi hissettiğini temel alarak bir tanım yapabilir ancak literatürde aşk birbirlerine doğru güçlü bir şekilde çekilen insanların duygularını derinleştirmeleri ve ilişkiyi sürdürmeyi istemeye başlaması olarak tanımlanabilir. Bu noktada daha yoğun ve derin bir etkileşim hem fiziksel hem de duygusal; daha ilişkisel olmakla ilgili bir taleptir. Aşk aklımıza düştüğünde beynimiz durur (frontal kontrolü sağlayamayız), düşüncemiz ve duygumuz oraya kilitlenir; sürekli ödülüne ulaşmaya odaklanmış bir dopaminerjik sistem harekete geçer ve durmaksızın bu ödülün getirdiği heyecanı hissetmek isteriz. Çünkü beklenmedik, bilinmez bir durumda yeni bir heyecan eşiği aşılmıştır. Bu heyecanın geçmişteki meselelerinden mi sağlıklı bir yerden mi neden olduğunu bilmiyoruz ancak yoğun bir yakınlık hissetme ihtiyacı, aczi içine düşeriz ve bu durumu kaybetmemek için sürekli olarak ya kafamızın içinde onu yaşarız ya da onun peşinden koşarız. Orda olduğundan emin olma arzusu içine hapsoluruz.
Aşk, bir yandan o denli zamansız, zeminsiz ve plansızdır ve durmaksızın kendini yoğunlaştırmakla meşguldür ve öte yandan yoğunlaştırdıkça da kendi altını da oyar farkında olmadan. Yoğunlaştıkça yangına dönen aşk, gerçeklikle temas ettikçe solar.
Melanie Klein’ın ifade ettiği manik ve depresif dönemi ilk aşkın oluştuğu aşamaları tanımlamak için anlamlı buluyorum. Manik alanda bebeğin sevgi ve yoğunluk alanında deneyimlediği her yeni duygusal, coşkusal deneyim ve eşik üstü heyecan manik bir alan yaratır ki bunun sönümlenmesi bu duyguyu sağlayan kaynakların kaybı ile vuku bulur. Henüz nesne sürekliliği gelişmemiş olan bebek her seferinde bir ölüm ve tam bir kayıp gibi yaşar nesnesini ve gerçeklik alanında depresyonla karşılaşır. Buraya düşmemek için hep aşkı aramak kaderine düşeriz. Ancak manik durumu yatıştırıp, yavaş yavaş nötralize edip normal bir şeye indirgemezsek zaten işlevselliğimizi ve sürekliliğimizi sağlayamayız; tek bir heyecana kapılır gideririz ve yeni deneyimlere nesnelere yönelemeyiz. Bir yanılsama döngüsü içinde delirebiliriz.
Aşkın içine bu noktada ekleyeceğimiz en önemli unsur cinsellik; heyecan ve agresyon ile paralel aynı sempatik sistemden hareket eder ve dopaminerjik etki yaratır. Dolayısıyla heyecan ve agresyon katarak insanı yoran bir hal yaratır aşk; zamanla aşkı sadeleştirip sakinleştirme ihtiyacımız biraz da bundan doğar. Kişinin kendine dönüp sakinleşmesi dengelenmesi ve yeniden ilişki kurabilir hale gelebilmesi için bedensel baskının ağırlığından uzaklaşıp anlamsal bir yere evrilebilmelidir. Her sistem kendi içinde bir denge bulmak üzere evrilir, aslında aşk özünde sevginin olduğu yatıştırıcı bir anlam ve sakinlik bulurken sağlıklı bir ilişkiye dönüşürse ölmez devam eder ve evrilir. Yoksa, yaşamda ilişkide evrilmeyen her şey devrilir.
Aşık olduğumuz kişilere ve aşka bir eksikliğimizden yakalanırız; hazırlıksız olduğumuz bilinçli olarak bilmediğimiz bir şeydir. AŞK BİZİ BİR NOKTADA EKSİKLİĞİMİZDEN YAKALAR. AŞKI NE DENLİ YOĞUN YAŞIYORSAK EKSİKLİĞİMİZİN BOYUTU O DENLİ BÜYÜKTÜR. AŞK EKSİKLİĞİ DÖNÜŞTÜREN BİR ŞEY DEĞİLDİR. AŞK EKSİKLİĞİ SOMUTLAŞTIRAN BİR ŞEYDİR. AŞK KENDİ EKSİKLİĞİMİZİ BAŞKASINDA ONARMAYA ÇALIŞMA ÇABASIDIR.
Yazıyı okurken Ella Fitzgerald’dan “Comes Love” şarkısını dinler misiniz?







