Meral AYDIN
Dr. Psk. Meral Aydın
7.MÜHÜR: HAYAT, BAŞTAN KAYBEDECEĞİN BELLİ OYUN
Psk. Dr. Meral Aydın
“Ben varsam, ölüm yok; ölüm varsa, ben yokum.”
Epicurus
Oyun yazarı ve tiyatro yönetmeni olan Ernst Ingmar Bergman, modern sinema tarihinin önemli ve kalıcı tartışmalara açık; özellikle de inanç, hayat, ölüm, imge, hayal gibi temaları sorgulayan bir sinema yönetmeni olarak tanınır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki; sinemada Shakespeare dönemi ana teması olan din temelli konuları ele almış ve bir yandan eski tiyatro geleneğini sürdürerek dini klasik tiyatro bağlamında konu almaya devam ediyor olmasına rağmen; dinin temel yapısı ve din ile ilgili tüm yaşamsal temaları bir gerçeklik ve hayal dünyası içinde etkileşen paradoksal bir tartışma konusu olarak gündeme getirmiş, dine ve yaşamsal imgelere bütünüyle tartışmalı bir açıdan bakmıştır. Özellikle senaryosunu yazdığı ve hem kendi eserleri hem de sinema tarihi açısından önemli bir eser olan 7. Mühür filminde görsel bir yapıtın sahnelerinde kaybolmaktansa kişinin kendi iç dünyasındaki duvarlara, gerçeklikten uzak fantezilere çarparak karışacağı bir oyun alanı yaratmıştır. Filmin kahramanı Antonius Block şeref ve din için 10 yıldır haçlı seferlerinde savaştıktan sonra döndüğü memleketi İsveç’te ölüm onu almaya gelir. Filmin başlangıç sahnesinde ölüm ile karşılaştığı noktada aslında varlığını hep bildiği ve yaşamda yan yana yürüdüğü ölümü yine ruhsal gerçeklikle reddetmeye çalışır. Ölüm’ün ‘hazır mısın?’ sorusuna ‘bedenim korkuyor, ben değil’ diye cevap veriyor. Ruhsal ölümün somut karşılığını kendi bireysel deneyimi olarak hiçbir insan evladının bilip yorumlama olanağı yoktur. Ancak ruhumuzun canlılığının gereği ve sürdürücüsü olan bütünüyle bedenin veya bedensel sağlığın kaybı ile ilgili duyulan korkuda bir ifade bulabiliyor. Beden olmadığı noktada ruhun varlığını ifade edecek bir varlık kalmıyor. Yaşamsal alanda hakim ve sahip olduğumuz tek mülkiyet bedenimizdir. Bir çoğumuz örtülü yaşamsal anksiyetemizi somutlaştırıp kontrol edebilmek üzere bedensel sorunlara odaklanırız. Ayrıca şunu da biliriz ki; bedensel sağlığın olmadığı yerde yaşamdan beklenen iyi hissediş pek mümkün değildir. O nedenle mutluluğun temeli olarak sağlık öne sürülür. Sağlıklı beden, kaybı ile uğraşmak ve kaybedeceklerini sürekli hatırlamak durumunda değildir. Hayat, baştan sonunda kaybedeceğimiz belli olan bir oyundur. Oysa kim baştan kaybedeceği bir oyuna girip emek vermek isterdi ki?… Ya da gerçek bir oyuna dönüştürebilmenin yolları olabilir miydi? Ölümlü olan insanoğlu için yaşam, ölüm gerçeğine doğmaktır. Kayıp baştan kabul edilmek zorundadır ve her bebek ağlar, ciğerlerine ilk nefesi doldurduğunda… Henüz bilmeden… Filmde sahilde ölüm ile karşılaşma sahnesi ölüm karşısındaki çaresizliğimiz ve bu çaresizliği inkâr etmekle ilgili sonsuz arayışımız yaşam-ölüm sürecinin karşılıklı bir oyuna dönüştürülme konuşması olarak yer alır. Satranç yaşamın içindeki temel savaş ve savunma figürlerini içeren bir hücum ve savunma oyunudur. Zihninde olası yaşamsal hamleleri mümkün olan tüm boyutları ile hayal edip hamleye dönüştürebilenlere zafer vaat edilir. Ölüm karşısında kendi iç varoluşsal imgelem ve oyunu öngörme becerisine sahip olduğumuz oranda eşit bir role sahip olabiliriz. Azizler, kahinler, gökte dört güneş, kemikleri saçılan ölü… filmin yaşam alanı olan Hanın nerde olduğunu sorarken ölüm ve felaketlerin her an etrafta dolaştığı mesajı verilir. Ve bu iç karartıcı belirsiz ihtimallerin olduğu yolda bir ağacın altında keyifli vakit geçiren, küçük bebeklerine şefkatle oyun alanı açan, babanın akrobat olduğu bir aile sahnesine geçilir. Oyun, su, ağaç ve gölgenin olduğu Meryem ananın şefkatle dolaştığı bir yer… Oyuncu müşfik baba Meryem ana ve şefkatle bakım verdiği bebeğinin hayali ile buluşur. Filmde özellikle Meryem Ana’nın varlığı; kutsal, şefkatli, cinsel tatmin dahil yaşamsal tüm zevklerden feragat ederek İsa’nın doğumu ve yaşama sağlıklı katılabilmesi için koruyan ve gözeten olarak orda olmasına duyulan ihtiyaca vurgu yapar. The Madonna tüm insanlığın annesi, doğuran, besleyen, bakım veren ve gözeten şefkatli varlık olarak ordadır. The Madonna yaşam gerçeğinin ölümlü ve hastalıklı süreçlerinden alır ve şefkatli kollarında bizim tüm yaşamsal ve duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamak için orda olur. Hepimizin içinde canlı tutmak istediğimiz anne imgesi bir çeşit The Madonna’ya olan ihtiyacımızın kendi Madonnamız (Meryemimiz) ile buluşma sürecinin temelidir. Anneden tanrıya bir yolculuk vardır çoğunlukla; annesel tasavvurumuzla ilgili ifade ve tutumlar tanrıyı algılama ve değerlendirme süreçlerimizi doğrudan etkiler. Koruyucu ve kollayıcı anne, şefkatli, ruhumuza en uyumlu eşliği temin eden anne imgesi güvenli bir hayat ve ölüm sonrası cennet vaat ederken; diğer tarafta sert, kuralcı ve kendi beklentilerini yerine getirmemiz üzerine kural koyan anne; zorlayıcı bir hayat ve cehennem tehdidi ile orada olacaktır. Bakım verecek ötekinin varlığına bağımlı varoluşumuz ölüm karşısında çaresiz oluşumuz kadar derinden sarsar ruhumuzun ıssız köşelerini. Hayal kurma becerisi; güçsüzlüğümüzden sonsuz güç elde etmenin, gerçekliğin bükülerek zamanın sınırlarının dışına taşan sonsuz bir oyun alanı sağlar. Hayal alanımız ile yaşamın kuralları baştan konulmuş ölümlü oyunundan sıyrılıp, kuralsız bir özgürlük alanı yaratarak, yanılsamalı olarak mevcut oyuna bağlıyoruz. Yanılsama yaratamaz ve hayat oyununun ölümlü, sonu olan gerçeğinde kaybetmeye oynamak fikrini tümden benimsemek korkutucu olur ve canlılığı ketlerdi. Bildiğin sonun tam da nasıl olacağını bilememek daha da uzaklaştırır insanoğlunu gerçeklikten ve içten içe kemiren kaçınılmaz acısından. Belirsiz bir dehşetle duyulan anksiyeteden kurtulmanın en etkili yolu dünyada gerçek korkular deneyimlemektir. Filmde özellikle vurgulanan Veba teması her an korkutan ölümcül vuruşu ile bir çeşit huzur da getiriyordu içerdeki karmaşaya. İçeride belirsiz olan anksiyete, dışarıda korunmak için çözümler üretebileceğimiz somut bir olguya dönüşüyor. Rahipler, dolayısıyla din, sahne oyununda bile ölümü hatırlatmak istiyordu. Ölüm ve sonrasında çekilecek acılar ve ruhani eziyetlere vurgu yapmak istiyordu. Kilise duvarlarında ölümün resmi çizilip sürekli hatırlatılmak isteniyordu. Kişilerin en kaçamayacakları duygular korkularıdır. Korkutulduğumuz yere tekrar tekrar gidip o korkudan kurtulmanın yollarını ararız. Oysa anlık hazlar, seks, mutluluk gelip geçicidir. Her seferinde yeniden yaratılması gerekir. Oysa korku, bir kez yaratıldığında artık hep oradadır. Antonius’un silahtarı Jöns dinsel ve toplumsal tüm imge ve kültürel vurguları umursamayarak içki ve kadınlar üzerinden korkutulan alandan uzak duruyor. Hiçbir kurgunun benimsenmediği anlam olmaksızın dürtülerin olduğu bir dünya kurarak, tanrı arayışından ve cennnet – cehennem arzusundan ölümün gerçekliğinden kendini koruyabilir miydi? Hayale ya da kurguya tutulamadığımızda boşluğun yoklukla sarmaladığı bir dehlizde dolaşabiliyor insan. Filmde bu boşluk, içerde korku ve tiksinti yaratıyor. İlişkisel bir alana yönelemeyen; ne dışarda bağlanacak bir şeye ne dekendini ölümün kesinliğine bırakamayan insan, kendi içindeki bağlantısız rüya ve hayallere tutsak olur. Hayaletler dünyası… Ölümün bilgisi insanlarda ya da ilişkilerde değildi. Yaşamın bilinmeziydi ölüm ve bu bilgiyi aramak kişiyi daha da büyük bir kopukluğa ve yalnızlığa sevk ediyor. Bilgi garanti demekti. Bilgiden istenen sadece ölümün sorgulaması değil, tanırının varlığının garantisi idi. İnanç veya varsayımla yetinemeyen bir sorgulama. Bergman ustaca bir şekilde dinin varoluşunun özünü ve kendi fantezilerimizde yaratılmış kurgusallığına vurgu yapıyor. İnanmak arzusu gerçekliğin önüne geçerek tüm güçlü varlığın inancına yönelik sonsuz bir arzu doğuruyordu. Tıpkı bebeklikten itibaren içselleştirdiğimiz tüm güçlü ebeveyn imgesi gibi. Her ne koşulda olursa olsun, bizim için orda olacak, koruyup kollayacak, bizi en iyi koşullarda yaşatıp sevilmiş hissettirecek ve bize bakım vermekten ve bizim için her zaman orda olmaktan asla vazgeçmeyecek tüm güçlü bir varlık. Tanrının varlığına duyulan yılmaz arzumuz acaba bebeklikten itibaren getirdiğimiz tüm güçlü ebeveyn temsilinin sonsuz ve ölümsüz ve tüm insanlarla ortak paylaşılan reddedilemez bir temsili olarak mı işliyordu içimizden? Filmlerde bu denli din temelli konular işlerken dini ve varoluşsal sancılarımızın din üzerinden rahatlatılması ve ölüm korkusunun somutlaştırılmış karşılıklarının tesisi ile belirsizlikten mi koruyordu? Şayet içimizde sesimize cevap verip temas edeceğimiz bir şey bulamazsak hiçliğe düşeriz. Hiçlik ölüm karşısında var olamaz. Ya da ölüm, hiçliğin varlığında işlevsiz kalır. Ölebilmek için öncelikle var olmak gerekir. Ölüm hayatı anlamlı kılar. Sonluluğun içinde bir varoluş ve oyun kurma çabasına tanınan bir zaman bağlamı yaratır. İnsanı kendi, varlığına ve hayata bağlayan temel unsur anlamdır. Bağlı hissetme ve anlam üretme kişiyi var kılan yegane unsurdur. Ve tüm bunlar AN’lar içinde olur; HAN’lar içinde değil. Filmde yaşam alanı olarak gösterilen han gelir geçer bir yerdir, ne bağ, ne de anlam üretilir. Bu anları üretebilmek için ölüme tüm gücü ile saldırmayı planlar. AN’da kendinin farkına varmak bağlamsal bir gerçeklik sağlar ve sadece orada ölüm yoktur. Ve ölümle oyun orada oynanır. Kendi yaşamsal varoluş savaşını veremeyen birey idealist bir fikrin etrafında yaratılan başka daha değerli olgular için savaşır. İdealler üzerine yaratılan korkular, cezalar, işkence edenler ile edilenlerin farklı boyutlarda yaşandığı bir dünya oluşturur. Korkmaktan korkarak yaşamın belirleyicisi çoğunlukla korkularımız olur. İdealler, bireysel iradelerin kontrol altına alınması, yönetilmesi açısından korkular üzerine temellendirilir. Bir yanda akrobasi ve oyunla eğlenip yaşama ihtimali varken din üzerinden acı, ceza ve otorite, çatışma ve gözyaşı taşınıyor yaşamın merkezine. Buradaki her senaryoda tanrı bizi ölümle cezalandırıyor. Ve mahkumiyetimiz baştan ilan ediliyor; ÖLÜM. Ölümlü oluşumuz; ölümsüz tanrıdan merhamet dilememizi gerektirir. Hayatta kalabilme arzusu ile; şayet bu dünyada ölümsüzlük mümkün değilse başka dünyaların cennetinin vaat edilmesi ve onu kazandıracak yolların bulunması üzerine savaşlar kurulacaktı. Ve insanoğlu, insanı dünya üzerinde kendi elleri ile öldürme hakkını tanrıdan devralacak yetkiye sahip olacak ideolojiler belirleyecekti. Modernite, kıyamet kurgusundan kurtulmak, gelir geçer yaşam alanının mülkiyetsizliğinde arzu ve iradenin getireceği cezadan kaçmanın yollarını bulmak; taşıması oldukça ağır bir yük olan inançla aramıza mesafe koyabilir miydi? Yaşamın en kalıcı gerçekliği ilişkisel yakınlık ve sevgi duyguları ile bağlı olduklarımızın varlığı ve sağlığıdır. Filmde ölüme karşı her türlü sorgulama ve oyunda mücadele etme çabası mümkünken; sevdiklerimizin kaybına yönelik ihtimaller zorlayıcıydı. Çünkü tüm varoluşsal servetimiz duygular ve hatıralardır. Ölümün acısını hissetmenin kaçınılmaz yolu sevdiğin anıları ve sevdiklerini kaybetmektir. Ve yaşamda en az mükemmel olan şey AŞK’tır. Kaybının en acı verici olacak olmasına rağmen tereddüt etmeden içine düştüğümüz duygu, bağlandığımız bir öteki ve bir başka belirsiz oyun; koşarak içine atladığımız oyun havuzu gibi….






