
Meral AYDIN
Dr. Psk. Meral Aydın
KENDİNE KESKİN VİCDAN
Öfkesini sahiplenemeyen ya zalim olur ya da vicdanında kaybolur.
Psk. Dr. Meral Aydın
Kendine adil olmayan baştan adaleti bozar. Vicdansızların güçlü ve hâkim olduğu yerde vicdanlı olmak kişinin kendisine yapacağı en büyük haksızlık olur. Çünkü kendisine adil olamayan kişi çoğunlukla dış dünyayı iyi tutmanın bir yolu olarak kendini sorumlu tutar. Bu sorumluluk üzerinden sadece kendisini suçlar ve hatta yaşama hakkının tanımını bile her şeyi düzgün yapabilme, herkes ile iyi geçinebilmenin bir yolunu bulma ve hatta dünya barışının sağlanmış olmasına kadar kendine yüklenecek sonsuz kaynaklar yaratabilir.
Yaşamda her şeyin bedeli vardır; özellikle, öz varlığını ortaya koyarak var olmanın bedeli sonsuzdur. İnsanın varlığını yek başına ötekilerden azade düşünemeyiz ve varoluşun bedeli hem kendimiz hem de yaşamımızdaki diğer insanlara karşı olacaktır. Ve hatta içinde var olduğumuz doğaya ve temas ettiğimiz her şey, içtiğimiz su, soluduğumuz havaya vs… Varlığından vazgeçerek farklı kavramların içine saklanmanın bedeli ise geri döndürülemez yitik bir ömrü kapsayabilir. Peki insan kendi varoluşunda bedelsiz ve herkes için iyi olan bir varoluş sergileyebilir mi?
Vicdan her zaman kişinin özünden ve içten işler. O nedenle vicdani yaklaşım herkesten standart bir ölçüde beklense de her zaman bireysel ve kişilere özgüdür. Kişi vicdani ölçütlerini oluştururken öznel kendiliği ve yaşam deneyimlerinden etkilenir. Vicdanı yaşamında konumlandırma şekli kişilik yapısı ve içruhsal duygu dünyası üzerine temellenir. Kendilik algısı ve kendiliği ötekilere göre konumlandırma süreçleri vicdanın kişinin kendisini destekleyici veya yargılayıcı olmasına yönelik farklılaşmaya yol açar.
Çocukluk döneminde ihmal ve istismar edilen, duyguları görülüp, dinlenip, konuşulmayan ve uygun sosyal deneyime sahip olamayan bireyler için var olmak başlı başına vicdani bir meseleye dönüşür. Bu bireyler kendilerini ortaya koymanın güvenli bir yolunu bilemezler. Duygularını destekleyici bir destek, yaşamda uygun bir kucaklanma ve yaşam yolunda ilerlerken onları uygun şeklide navige edecek rehberlikten mahrum kalmışlardır. Bir gün seansta bir danışanım yere oturabilir miyim diye sordu. Olur dedim. Bağdaş kurarak yere oturdu. Hah dedi, şimdi oldu. Kendimi burada küçük bir çocuk gibi hissettim. Siz daha uzun ve yetişkinsiniz. Sanki kaybolmuşum ve size gelmişim. Size yaşadıklarımı anlatabilirim ve tatlılıkla yargılamadan ve cezalandırmadan dinleyebilirsiniz. Anne baba değil de büyük anne gibi. Olur tatlım dersiniz; her ne yapmış olursam olayım gülümsersiniz. Kaybolduğum yerde korkmama gerek kalmaz ve bir şekilde yolumu bulmama yardımcı olursunuz ve ilerlerim. Bu danışanımın erken çocukluk döneminde temel insani bakım ihtiyaçları ve duygusal destek ve etkileşim alanından o denli mahrum kalıp son derece öngörülemez bir annenin tutarsızlığını yapayalnız deneyimlemek zorunda kalmıştı ki sosyal yaşama ve diğer insanlara bağlanmanın yollarını keşfetmekten uzak kalmıştı. Böylece son derece kapasiteli olan kendi zihninin içinde yapayalnız bir dünya inşa etmişti ve insanlarla temas etmenin kendisi devasa bir meseleye dönüşmüştü.
Yaşamın ilk evrelerinde deneyimlediğimiz anksiyeteyi duygusal boyutlarıyla algılayacak ve sözel olarak ifade edecek hafıza ve işlemleme kapasitelerimiz henüz yeterince gelişmemiştir ancak bu deneyimlerin izleri alt beyinde işlemlenmemiş duygulanım yapıtaşları olarak kaydedilir ve doğal bir amigdala işlevinin parçası halinde yaşam boyu kendini ifade etmenin yollarını arar. Yani geçmişin kaybolmuşluğu bugün de bizi ele geçirir ve oradan çıkabilmek için sağlıklı bir birey olabilmek için bebekken ihtiyaç duyduğumuz bize yol gösterip yaşama ve kendimize bağlanmada aracılık edecek bir ötekinin varlığı halen devam eder. Bebek, hayatta kalmak ve gelişmek için bir öteki insana ve onun tarafından kabul görmeye ve sevilmeye dair ihtiyacımızın bilinçdışı farkındalığı ile ebeveyni ile ilgili meselelerde kendini suçlar ve ebeveynini iyi görmenin yollarını arar. Bu noktada bebeğin öfkesi dış dünyadan içeri çekilir ve mümkün olduğunca asla dışarı yönlendirmeyecek iç mekanizmalar tasarlanır.
Kişinin aynı kişiyi hem sevebilme hem de ona negatif özellikler atfedebilme becerisi sağlıklı bie nesne sürekliliğinin gelişmiş olmasını gerektirir. Nesne sürekliliğinin (object constancy) eksikliği, nesnenin hep aynı olmayışı, nesnenin ikircikliği, nesnenin tutarsızlığı, nesnenin sertliği, zulmediciliği, tolerasyon sınırlarını aşan davranışların talepleri bebek için sıkıntı yaratan temel unsurlar. Nesne sürekliliğinin eksikliği yas tutma, ikircikliğe katlanma ve ilişkilerde uygun ve yeterli uzaklığı sürdürme yetilerini bozar. Stabil, dengeli, sağlıklı, güvenli, kapsayan, kuşatan nesneler bebeğin yas tutma ve ikircikliğe katlanma yetisini geliştirmesi için temel ihtiyaçlardır. Bebek bu noktada ebeveynimden uzaklaşabilirim, ayrılabilirim ve hatta ayrılacağım tek başıma olacağım ancak ebeveynim bunu yaptığım için beni yok etmeyecek algısı oluşur. Yani ebeveynimi uzaklaştırırsam, ona kötü dersem beni öldürmeyecek ya da ilişkimizi tamamen kesip atmayacak güveni oluşur. Bunun dengeli olmadığı noktada içsel bütünlükteki eksiklikler paranoya, erotomani ve geçmişe yönelik yatıştırma özleme yol açan yapılar olarak kaydedilir. Bu yapıların işleyiş biçimi bireyin nevrotik sağlıklılığının derecesini gösterir. Sağlıklı bir gelişime sahip olan bebek ebeveynine öfke gösterebilir ya da onunla ters düşebilir. Öfkesini sağlıklı ifade edemeyen birey herhangi bir şeyi asla sağlıklı sevemez. Yakınlığın en temel ihtiyacı ötekine ters düşebilmek ve kendine göre olanı açıkça ifade edip talep edebilmekten geçer.
Winnicott; annesinin çocuğun ihtiyaçlarını sezdiğini ve başlangıçta annenin, çocuğu neredeyse yüzde yüz uyum ile bu ihtiyaçlarını giderdiğini söyler. Bu sadece çocukta annesinin memesinin, kendisinin bir parçası olduğu yanılsamasını oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda ona, memeyi büyüsel olarak kontrol edebildiğini düşündürür. Yani bebek, o kadar dünyayı ve özellikle anne memesini kendi uzantısı ve kendi kontrolünde gibi algılar. Tüm güçlülük kendine sunulan iyi bakım üzerinden, beslenme üzerinden çocuğa aktarılıyor. “Bebeğin memeye ihtiyacı olduğunda meme, bebek tarafından tekrar tekrar yaratılır. Anne, gerçek memeyi tam bebeğin ihtiyacı olduğunda ve tam bebek onu zihninde yaratacakken bebeğin ağzına koyar.” Bebeğin o tümgüçlü durumunu tekrar tekrar onaylamış olur. Yani annenin orada olmayışı, annenin eksikliği, yeterli beslenme alamamak; kişinin tümgüçlülüğünü, kendi acizliğini de küçüklükten itibaren sürekli yüzüne çarpar. Bu nedir dersek: Gerçeklik. “Ben tümgüçlü olamayabilirim.” Ve dürtülerimi, fiziksel ihtiyaçlarımı ve diğer tüm arzularımı her an karşılayabilecek yeterli güce sahip değilim. Bir ötekinin varlığına ihtiyaç duyar ve hatta belki de ötekinin insafına kalabilirim. Dolayısıyla burada tümgüçlülük arzusundan vazgeçilerek ikircikli süreçler yavaş yavaş başlar. Dürtülerin engellenmesiyle gerçeklik fark edilir ve nesneler, bizim için oluşmaya başlar. O benim uzantım değil. Zaman geçtikçe anne, bebeğin ihtiyaçlarının tamama yakın bir mükemmellikle karşılayamamaya başlar. Akabinde bebek, gerçekliği test etme denemelerinde önemli rolü olan engellenmeyi yaşar. Winnicott; “Eğer her şey yolunda giderse, engellenmeyi yaşayan bebek; ihtiyaçlarına yetersiz uyum gösteren nesnelerin gerçek olduğunu, bir nesnenin hem sevilebildiğini, hem de nefret edilebildiğini anlamayı kazanır.” Der (Winnicott, 2007) ancak yeterince uygun şekilde sağlanır ve o denge sağlam olursa.
Melanie Klein “Yas tutmak ve manik depresif durumlarla ilişkisi” makalesinde şöyle anlatır: idealleştirme, manik konumun önemli bir parçasıdır ve o konumda bir başka önemli ögesi olan inkarla bağlantılıdır” (Klein 2008). Örneğin kişi birine âşık olduğunda o kişiyi o denli idealleştirir ki, bu aşk bireye manik bir güç verir. Âşık olduğu şeyi idealize ederken onun gibi olur; tamamen onu düşünmek ve ona göre bir beklenti içine girdiği bir alana hapsolur ve kendi özgün yaşamında işlevsiz kalır, kendi hayatında ilerleyemez. Ondan bir teyit alamadığı için de çok büyük depresyona girer. Daimî teyit alabilmek için ona teslim olur, kölesi olur. Klein’a göre “Benlik, depresif konum en yüksek noktasına ulaştığında, kendisini tehdit ettiğini düşündüğü felakete ancak ruhsal gerçeği kısmi ve geçici olarak inkâr etme suretiyle katlanabilir. Çiftdeğerlilikle yakından bağlantılı olan tümgüçlülük, inkar ve idealleştirme, erken benliğin zulmedici nesnelerle belli ölçüde karşı koymasına imkan verir ve sevgi nesnelerine körü körüne bağlanmamasını sağlar.” Bu da, gelişimin sağlıklı ilerlemesini sağlar. Kişi, tümgüçlülüğünü tamamen ötekine atfetmeden, yavaş yavaş kendine de alabilecek, “Kendim halledebilirim. Ona ihtiyaç duymadan yapabilirim.” Düşüncesini benimsemesi ve aynı zamanda kendi kusurluluk ve eksiklikleri üzerinden deneyimleyeceği varolma alanlarında yavaş yavaş çeşitli örselenme ve kırılmalarla da kendisinin de tümgüçlü olmadığını görerek daha sağlıklı bir yere ilerleyebilmesi için idealleştirmeden vazgeçmesi gerekir. Bu da kişiyi ayrılığın kabulüne yas tutmaya sevk edecektir. Bir çoğumuz yaşam boyu bebeklikte hak ettiğimizi düşündüğümüz ve bilinçdışı olarak sürekli talep ettiğimiz en iyi bakımı almak ve en uygun şekilde sevilme arzusunun gerçekleşmeyişini inkâr etmek isteriz. Ebeveynimizin eksikliklerini kabul edip kaybımızın yasını tutmak yerine sürekli olarak onları iyi yapmanın hayali ile kendimize çeşitli haksızlıklar yaparız ve depresif bir varoluşun içine hapsolabiliriz.
Melanie Klein’a göre; “Kişinin çocukluk depresif konumunun üstesinden gelememesinin kökeninde; benlik, bu depresif konumdaki acı ve kederden kaçmak için ya içsel iyi nesnelere kaçacaktır, ya da dışsal nesnelere.” Der (Klein, 2008). Kişilerin bu yöntemlerden yararlanma tarzları farklılık gösterse de nihayetinde amacı depresif konumun getirdiği acı ve kederden kaçmaktır. Ya dışardaki tümgüçlü nesneye kaçıp, kendini yok sayacak; ya da içerdeki tümgüçlü nesneye kaçıp, nesneyi yok sayacak ancak gerçek bir ayrılık, gerçek bir kusur kabul edilişi ve onun ikircikliğinin kabul edilip, üzüntüsünün yaşanmasına izin vermemeye çalışacaktır. Schopenhauer’ın yaşantısı, söylemleri; terk depresyonunu çok iyi ifade eder gibi geliyor bana. Schopenhauer der ki; “Eylem ve davranışlarımızın yeterli nedeni olarak, iradeyi öne sürerim.” Der (akt: Ataman, 2004). Bahsettiği yer tamamen bütün içselleşmiş nesne temsillerinden ve onlarla ilişkili kendilik temsillerinden ayrı olarak iradeyi ortaya koyar. Aslında irade, bizim tam da kendilik dediğimiz o bizden olan; “Böyle istiyorum.”, “Bunu yapacağım.”, “Bunu tercih ediyorum.” Ancak diğer bağlantıları hesap etmeden önce söyleyebilen, yapabilen bir tercih noktası gibi işler. Şöyle der; “İrade, var olmak için artık başka bir nedene muhtaç olmayan son nedendir.” (akt: Ataman, 2004). Burası hepimizin yaşam içinde o denli kaçtığımız bir yerdir ki… Çünkü herhangi bir şey istediğimizde, düşündüğümüzde, bir yere yöneldiğimizde; bizim için orada biri olsun isteriz. Biri onu görsün, bizi bizimle paylaşsın, biri duysun, biri anlasın, biriyle yapayım. Böyle bir ilişkisellik dizaynı içinde var olan insan için iradesini kullanmak canını yakan, acıtan bir şeydir. Çünkü iradeyi kullanmak demek, yalnızlığı kabullenmek demektir. Senin iradenden bir başka irade dünyada, o anda olmuyor. Senin tercihin, sana göre olan, senden kaynaklı bir şeydir ve tamamen sana bağlıdır ve seninle ilintilidir ve sen olmadığında ortadan kalkan bir şeydir. Dolayısıyla der ki Schopenhauer; “İrade, kişiyi yalnızlığa ve depresyona götürür ve iradesini izleyen kişi; acı, yalnızlıkla dolu bir yolun en ucundaki ıssız dağın doruklarına yönelişte olacaktır.” (akt: Ataman, 2004).
Paranoid düşüncenin gerçeklik bağlamı yoktur aslında; dışarıya yönelik çarpıtılmış bir gerçekliktir. Saldırılma, zarar görme, tehdit altında hissetme ve kötücül bir şey bekleme. Ancak bazı yapılarda bu içeriye yöneltilir; kendini öldürme ya da kendine zarar verme, kendinden ümidini kesmeye kadar ulaşabilir. İçe yönelik paranoid düşünceler aslında içselleştirilmiş negatif nesne ve kendilik temsilleri ve dışarıdaki ilişki kurabileceği nesneye kendisinin zarar verme, yok etme korkularını, kaygılarını bastırmak için içindeki kötülüğü yok edebilecek yolları düşünmek üzere içindekine karşı bir tehdit görmek, ondan kopmaya, ondan korunmaya yönelik düşünce olabilir. Burada esas mesele, dış dünya dışarıdaki nesnelere yönelik bir çarpıtılmış gerçeklik olarak algılanır. Çünkü dışarıda görülen o negatif saldırgan unsurların bir kısmı aslında içselleştirilmiştir; nesneye ait olan, nesnede görülenler kendilik temsilimiz içinde içselleştirilir. Bunun üzerine kendimizi okuduğumuzda ve ebeveynimiz çok zorlayıcı, zarar verici ise onları tamamen kötü görmekle ve o gerçeklikle baş edemeyeceğimiz için nesnenin kötücül taraflarını kendine alıp, kendini kötücül görüp nesneyi koruma altına alabilir inkâr dünyasında. Bütün saldırganlık düşüncelerini de kendine yöneltir, kendini yok etmeye öldürmeye çalışır ki nesnesini yok etmesin dolayısıyla da kendisi yok olmasın.
Bir danışanım fantazisinde bıçakla birini öldürdüğünü hayal ediyordu. Her seferinde hayalinde öldürdüğü kişiye defalarca bıçak sokup çıkarıyordu. Zaman zaman kendisini kesme davranışları da sürece eşlik ediyordu. Çocukluğunda aşırı ihmal ve istismara maruz kalmış bu kişi terapide erken çocukluk meselelerini çalıştıkça tarifi oldukça zor olan çok büyük içsel bir öfkeden bahsetti. Bu küçükken içine gömdüğü haklı öfke idi. Küçükken ihmal edilişiyle ilgili ses çıkamıyor ve oldukça etkisiz bir haldeydi ve ne olduğunu tam da anlayamıyordu. Şu an çocukluğunda maruz kaldığı şeylerin ne olduğunu anlayıp onun öfkesine temas etmeye ve onu ifade etmenin yollarını aramaya çalışıyor. Şimdi, o dışarıdaki nesneye zarar verme ve kendisini öldürebilecek, yok edebilecek bir şeye aynı şekilde karşılık verebilme gücünü kendisinde görüyor. Bu sağlıklı bir öfke ifadesine yer bulmaya çalışmak aslında. Örtülü içsel öfkesi o denli yoğundu ki dışarıya ifade edemediği için kendini kesiyor ve kendine yönlendiriyordu. Şimdi artık imgesel olarak fantezisini dışarıdaki birine yönlendirebiliyor.
Freud anksiyeteyi üç ana tanım altında ele alır: 1. Nesnel Anksiyete (Objective Anxiety) Gerçek dünyadaki gerçek tehlikelerin korkusundan kaynaklanır. 2. Nevrotik Anksiyete (Neurotic Anxiety)İçgüdüsel doygunluğun doğasında olan potansiyel tehlikenin tanınmasından kaynaklanır. 3. Ahlaki Anksiyete (Moral Anxiety) Vicdanın bir dizi ahlaki değerine ters bir eylemde bulunduğunda veya bunu düşündüğünde suçluluk veya utanç olabilir.
Bu tanıma bir ek olarak özellikle şu hususa vurgu yapmak isterim: Kişi için en yüksek ahlaki anksiyete kişinin kendi vicdanına ters düşen eylemlerin yapılmasına tanık olması ve buna sessiz kalmasıdır.
Hepimiz yaşamımızın erken yıllarında kendimize yapılmasından rahatsızlık duyacağımız şeyleri hiç algılamamış gibi bastırarak sahip olduğumuz şeyleri korumaya çalışarak büyüyoruz. Buna rağmen şikâyet etmeden ve hatta sevilebilir olmak için ötekine uyumlanmanın çeşitli yollarını inşa ederek kendi özümüzden uzaklaşırız. Bu noktada kendi kişisel vicdanımızı rahatlatmanın en temel yolu olarak bastırma savunmasını seçeriz. Yani gerçekte bize nasıl davranıldığını yok sayar veya görmezden geliriz. Onun yerine kendimizi suçlar; alamayacağımız bir şeyi istemenin suçluluğunu duyarız. Kendi sesimizi mümkün olduğunca kısar, kendimize mümkün olduğunca suskunlaşır ve kendimimizi suçlu görecek unsurların arayışında oluruz. Bazı bireyler için bu durum öyle keskin bir hale gelir ki; iyi ve başarılı olduğu konularda görünür olmaktan ve kendini ortaya koymaktan bile anksiyete duyar. Kendisi öne çıkmadan mümkün olduğunca herkesin arzusunu yerine getirerek tartışmanın olmadığı bir dünya yaratmaya çalışır. Bir yandan kendisi söylemeden anlaşılabilir olmaya yönelik büyük bir özlem duyar, öte yandan kendisine verilen fırsatlar ve kendisini ifade alanlarından kaçınır çünkü buralarda yoğun bir anksiyete duyar. Aslında bu anksiyetenin ardında varlığını ifade etme gücünü bulduğunda eşlik eden içsel öfkesini fark etmesidir. Öfkesinin ortaya çıkıp her şeyi yok etmesi veya zorba bir hak talepkârı olmasındansa kendine yargıç ve ceza infazı olarak kendisini yalnızca başkalarının süreçlerinin hizmetkarı olduğu bir konumda tutar. Bireysel ifadesine, varlığına alan açan, kendisine hizmet edecek her şeyden korkarak uzak durur.
Bu yapıdaki insanlar, herhangi bir yanlış yapmamak için kendileri için atacakları en ufak adımda bile büyük tereddütler yaşarlar. Kendileri için bir şey isteme fikirleri olmadığı gibi herhangi bir şeye; hatta yaşamaya bile hakları olup olmadığını sorgularlar. İçlerinde barınan sonsuz bir hata dedektörü ile sürekli olarak kendilerini izler ve her ne yaparlarsa yapsınlar yanlış ya da eksiklerine odaklanırlar. Ve en ufak hataları için bile cezalandırılmayı ya da yaşamdan menedilmeyi beklerler. Başkaları için sonsuz bir hak savunucusu olurken, kendilerini asla savunamazlar. Birilerinin onların hakkını savunması ve kendilerine yol açılması ümidi (paradoksal bir umutsuzluğun da eşlik ettiği) ile yaşamın kıyısında uygun saklanma alanlarında kendilerine sımsıkı camdan duvarlar örerler.
Dostoyevski’nin en önemli eserlerinden olan Suç ve Ceza romanının kahramanı hukuk öğrencisi Raskolnikov tam da bu yazıda bahsettiğim içsel bir yapıyı temsil ediyor sanki. Romanda maddi sıkıntıları sebebiyle bazı aile yadigarlarını sattığı tefeci tarafından aldatıldıktan sonra “sırandan insan” modelinden çıkıp “süper insan” olmak yönünde önüne çıkan kişileri cezalandırmaya yönlenir. Bu tefeciyi öldürerek öfkesini eyleme dökmesine tanık olan masum tanığı öldürdüğü için yeni bir vicdan azabı ile yataklara düşer. Roman içerisinde sıklıkla her şeyin bedeli var ifadesini kullanılır. Raskolnikov’un katil olmadan önceki içruhsal dünyasını dinlesek tam da bu yazıda anlatmaya çalıştığım öfkesini bütünüyle bastırarak vicdanıyla kendini yok eden insan modeline oldukça uyumlu olacaktır.
Şüphesiz ki dünya adil bir yer değildir ve hiçbir zaman da adil olmayacaktır. Adaletin olmadığı bir yerde öfkenizi susturmak, vicdanınızı susturmak için asla yeterli olmayacaktır. İnsan kendine ters düşen unsurlara teslim olmak için değil aksine kendi öz varlığını ve doğasını dünyaya aktarmak üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle hepimiz yaşam boyu çeşitli içsel anksiyeteler ile mücadele ederiz ve hatta her türlü kendilik aktivasyonu ve kendini ortaya koyma çabasına bir miktar anksiyete eşlik edecektir.
Psikeart Dergisi’nin 102. sayısında yayımlanan bu makale, derginin Ahlak temalı özel sayısında yayımlanmıştır.
KAYNAKÇA:
Ataman, Veysel (Der.), Varolmanın Acısı Schopenhauer Felsefesine Giriş, Donkişot Yayınları, İstanbul, 2004.
Klein, Melanie , Sevgi, Suçluluk ve Onarım, Çev. Habip, Bella., 1. Baskı, Kanat Kitap, İstanbul, 2008.
Winnicott, D.W., Oyun ve Gerçeklik, Metis Yayınları, İstanbul, 2007.







